Çin Seddi'nden Bakış
09.04.2013 18:30

 

Senem Kalender

 

Kendimi şanslı insanlardan sayarım oldum bittim. Pek çok sebep sayabilirim bunun için. Konumuzla ilgili olanı ise, işim gereği, dünyanın çeşitli ülkelerine gidebiliyor olmam. Bu sayede merak ettiğim, ya da etmediğim ülkeleri görebiliyorum. Çin her zaman merak ettiğim, kültürü, felsefesi, filozofları, Feng Shui’si, objeleri ile ilgi alanlarım arasındaydı. Ve ne kadar şanslı bir insanım ki iki kez Çin’e gidebildim.

Bazılarınız duymuştur bu yıl; Çin’de Türk yılı. Etkinlikler çerçevesinde yıl boyu Çin’de Türk eserleri, sergileri, fuarları gerçekleşecek. Biz de, Kültür bakanlığı görevlisi olarak, Devlet Opera ve Balesi ve misafir sanatçılarla, Beyhan Murphy’nin sanat yönetmenliği ve koreografisi ile “İpek, Kılıç, Kalem” adlı gösteri ile Pekin ve Şhangay’da açılışı yaptık.

140 kişilik bir ekiple uzun bir çalışma ve prova sürecinden sonra Çin’de tam 9 gün ve 2 temsil! “Çin’de tam 9 gün ve 2 temsil” in altını özellikle çizmek istiyorum ki bizimle birlikte olanlar bunun ne anlama geldiğini yaşadıkları için daha iyi biliyorlar.

Temsillerin her ikisi de çok beğenildi, alkışlarla kesildi. Çok kapsamlı bir gösteri, az buz değil, dans, orkestra, koro, Yarkın ritm grubu, sazendeler, semazen, Tai Chi ustası, görsel ekran, aksesuarlar, kostümler, dekor…70 dakikalık bir maraton.

Bu maratonun hazırlık süreci ise tahmin edersiniz ki çok daha uzun. Sahnelere yerleşme, teknik donanımı hazırlamak; dekor, ekran, ışıklar, ses sistemi… Buraya kadar herhangi bir ülkede, herhangi bir temsile hazırlanmaktan farkı yok… gibi görünse de, olayımız Çin’de geçiyor olduğu için bu durum birden bire traji komik olaylar silsilesine dönüyor.

 

 

                 

                

 

 

Çin’de daha önce de bulunduğumuz için yabancı dil ve iletişim sorunlarımız olacağını tahmin ediyorduk. Olası tüm teknik problemleri öngörerek detaylı bir biçimde yazdığımız onlarca maile cevap olarak gelen tek bir “ Hallederiz” mesajından da hiçbir şeyin bizim istediğimiz şekilde hallolmayacağına da hazırlıklıydık. En azından biz hazır olduğumuzu sanıyorduk.

İlk durağımız olan Pekin’de bizi hatırı sayılır bir soğuk ve karşı binayı göremediğiniz, maskesiz sokağa çıkma gafletinde bulunursanız boğazınızı yakan pis bir hava karşıladı. Hoş biz teknik ve idari ekip zaten sadece sandviç ve kahve almak için otel yakınındaki Starbucks ve 7 Eleven a kadar gidip gelebildik, soğuk ya da kirli hava bizi rahatsız etmedi pek. Komünist ülkede ne işi var Starbucks’ın demeyin, sadece o da değil, aklınıza gelen gelmeyen tüm Avrupa ve Amerikan ürünleri, ve mağazaları bulunuyor Çin’de. Liberal komünizm!

Hazırlıklar sırasında başımıza gelen, bizi dumurlardan dumurlara gark eden birkaç olayı anlatayım. Sahne muşambasının çok kayması üzerine sahneyi Cola ile karıştırdığımız suyla silmek istedik. Bir kova su istemenin bu kadar zor olabileceğini önceden söyleselerdi “Hadi canım!” der inanmazdım. Yaşayınca, derinden inandım. Önce su ve kovayı neden istediğimiz soruları ile başladı sorgu, ardından kovanın neresine kadar, kaç cm su dolu olması gerektiği ile devam etti. Kaç cm suya, ne kadar ölçü Cola koyacağımız, bezin nasıl olacağı falan derken sadece bir kova su istemek 30 dk sürdü. Dikkatinizi çekiyorum henüz sadece isteme safhasındayız, daha ne kova, ne su var ortada. Bunu idrak edip, ikna olup, 35 cm hizasında su konmuş kovanın gelmesi de en az 30 dk sürdü.

Biz aynı minval konuşmaları sofitlere asılacak kandiller, spotlar, kumaşlar için her seferinde yeniden yaşadık. Minimum 30 dk süren sadece derdimizi, isteğimizi anlatma safhası en son iki boruya asacağımız, ve bir borunun hareket etmesi ile dökülecek gülleri 3 saatte ancak anlatabilmemle devam etti. Her şey cm hesabı; öndeki boru kç cm insin, kaç cm kalksın!

 

Oh tamam nihayet anlaştık deyip de arkamı döndüğümde, aynı konuşmanın sıfırdan, hiç yaşanmamışçasına yeniden başladığını gördüğümde dumur halim artık son noktasındaydı.

Yabancı dil bilmiyor olmaları başka bir şey, iletişime kapalı olmak, beden dilini dahi anlamamak başka bir şey. Biz daha önce de yabancı dil sıkıntısı çektiğimiz ülkelerde temsiller yaptık, ama kah beden dili, kah sahne dili ile bir şekilde anlaştık. Çin kendi dili haricinde tüm dillere ve iletişime kapatmış kendini. “Biçim kafayı etkiler” der babam hep, çok doğrudur. M.Ö. 221 yılında ilk imparator Qin Shi Huang Çin topraklarını, Türk boylarının saldırılarından korunmak için inşa etmeye başladığında aynı zamanda dış dünyaya da kapatmaya başlamış. Sadece topraklarını değil, zihinlerini, algılarını, varlıklarını. Şimdi Çin Seddi bir sembol, bir tarihi anıt olarak duruyor ve kendilerini dünyaya açmış ‘gibi’ görünüyor olsalar dahi, set hala var; Çinliler ve diğer dünya insanları arasında. Belki de ironik olarak en çok Türk’lere kapalıdırlar. Başlangıç noktası da bizden kaynaklanıyor ne de olsa. Bu konudaki yorumum subjektif kalıyor, Türk olduğum için.

 

 

               

 

 

Bir de ne yersen, ona dönüşürsün denir ya. Bu konunun Çin’de bir sınırı yok. Tavuk pençesinden tutun, kurbağa, kedi, köpek, tırtıl, çekirge, fare… aklınıza ne canlı gelirse yeme kapasitesine sahipler. Bu kadar hercümerç bir gıda yelpazesinin elbette mideden bağırsak ve dolayısıyla zihne etkisi de o kadar karışık oluyor. (Spiritüel öğretilerde bağırsaklarımızda ne varsa, zihnimizde o vardır) Çin’de artık sebze, meyve yetiştirecek toprak kalmadığı için bu ürünlerin üretimini, apartman teraslarında kimyasal destekle yapıyorlar. Dolayısıyla taze sebze, meyve gibi bir kavram da yok. Biz ne mi yedik? Sadece bir kez otelin Çin restoranında Çin yemeği yedim, yemyeşil bir noodle! J Onun dışında Japon ve Kore restoranlarında midemizi akvaryuma çevirmeyi tercih ettik; suşi, saşimi ve bilumum deniz ürünü ile. Ekipten pek çok kişinin ise yiyecek sıkıntısı ile aç kaldığını biliyorum. Yiyebilirim sandığınız şeyler bile öyle bir kokuya sahip ki, değil yemek, pişen sokağa giremiyorsunuz. Çin’e gidiyorsanız ve Uzakdoğu mutfağına da uzaksanız, çantanızda bol bol konserve bulundurun. Ha bir de, Starbucks’da Green Tea Latte sakın içmeyin! Yorumda bulunmuyorum, siz içmeyin!

Etnik obje ve giyim seviyorsanız Çin bu açıdan bir cennet. Alışverişten gözünüz dönebilir, hava yolunun kilo sınırını aşıp, eve 3 bavulla dönebilirsiniz. Ben ilk gittiğimde öyle olmuştum, ikinci gidişte kontrollüydüm neyse ki. Aklınızda bulunsun, söylenen fiyatın en fazla 3/1 ini ödeyeceksiniz. Sıkı pazarlık yapmanız şart. Bunlar bana Çince küfrediyorlar, kaldıramam derseniz, bırakın pazarlığı başkası yapsın. Benim Çin’de yediğim küfürlerden karmamı temizleme işlemlerim halen sürüyor. Kendi ülkemde öyle pazarlık yapamam, utanırım. Orası yabancı memleket diye açtım ağzımı, yumdum gözümü.

9 günün ardından, yorgun ama tüm olumsuz koşullara rağmen işini iyi yapmış 140 insan olarak THY uçağına bindiğimizde, hosteslerin Türkçe “Merhaba” deyişleri karşısında duygularımız; “Gel toprağım sarılayım sana!” kelimeleri ile ifade edilebilir ancak. Gerçek mutluluk J

O yorucu, garip, yoğun günlerden geriye kalan, yeni kazanılan dostluklar, pekişen arkadaşlıklar, ortak üretimin verdiği haz ve gülümseten anılar. Çin’e ve bizi bu projede BİR’leştirenlere ve orada olan erkese teşekkürler ve sevgiler.