Pala Sülüman
02.12.2013 17:30

Tank oyununda bana kızıp kartalı vuran arkadaşım...
 

Süleyman...
 

’İsim-Şehir’  oynarken ‘y’ ile başlayan bitkiye yumurta yazdığı gün, onu hayatımdan çıkaracaktım ama olmadı. İlkokulda aynı sınıftaydık. Beş sene boyunca uçları işlemeli yakalıkla dolaşan tek erkek Süleyman’dı. Simit tepsisinden susamları avuçlayıp kaçmak en büyük sosyal aktivitesiydi. Babası kızdığı için topu ile kimseyi oynatmaz, defterinden katiyen bir sayfa koparıp vermezdi. Tam mavi önlük gibi onu da hayatımdan sonsuza dek atacaktım ki,  ortaokulun ilk günü Süleyman ile aynı sınıfta pişti olduk. İkimizde de gri pantolon, lacivert ceket ve mavi gömlek vardı...Hatta ilerleyen dönemlerde onun gömleği mora, benim ki ise yavaş yavaş kreme dönecekti. Anlaşılan onun gömleği renklilerle,benim gömleğimi  ise annem beyazlarla yıkıyordu.
 

İkimizin de bıyıkları yeni terlemeye başlamıştı. Benimkiler mecazi olsa da, Süleyman dudağının üzerinde mütemadiyen bulunan su baloncukları ile atasözüne sonuna kadar destek oluyordu. İlerleyen yıllarda bıyıklarımız çıkmaya başladı. Biz traş olmayı baba olmakla özdeşleştirdiğimizden, tek bıçaklı traş bıçaklarını bol köpüğe sürüp durduk. Bu özenti bizlerde, henüz  yirmili yaşlarda bıyığın aksine fırça mantığı ile uzayan izler bırakacaktı. Süleyman ise onları üç sene boyunca özenle besledi. Ne bir jilet sürdü ne de traş makinesi. Burnunun altında siyah ayva tüyleri artık onunla özdeşleşmişti.

 


                       


Seslerimiz kalınlaşmış, ayıp fıkralar repertuarlarımıza alınmıştı. Süleyman ayıp şeylerden hep uzak durdu. Sigara içmezdi. Ama ''piknik parası'' adı altında topladığımız paralardan sigara alındığı vakit, ‘Benim hakkımı verin, babama götüreceğim’ diyebilecek kadar hakkını savunurdu. Kimi arkadaşlarım onu ‘gıcık’ diye tarif etse de, Süleyman bana kaderimin bir oyunuydu.Çünkü lise bahçesinde, okulun ilk günü elinde defterle Süleyman vardı. Süleyman’ın ömrümdeki hükümdarlığı, adaşı Kanuni ile yarışır düzeye gelmişti. Ne yaparsam yapayım ondan kurtulamayacaktım.

Süleyman yine pantolon ve ayakkabı arasını, yani bizim paça olarak tabir ettiğimiz kısmı, evden çıkarken yanına almamıştı.Yürürken çorapları, hatta bacakları görünüyordu.Ama alışmıştık, Evet Süleyman dekolteyi biraz fazla seviyordu. Amaa,  zaten kısa olan pantolonunu göbek deliğine kadar çekmesi tamamen onun tercihiydi.
 

Yatılı okuyan her ergen gibi biz de ayakkabılarımız boyasız olsa da, arkadaşlarımızı boyasız bırakmıyorduk. Geceleri herkes uyurken, biz onları birer Morgan Freeman’a çeviriyorduk. Süleyman ilk tuvalimizdi, boyanırken uyanmış ‘yat yat bişey yok’ dediğimizde geri uyumuştu.  Çok söz dinliyordu Süleyman. Fakat bir sabah Süleyman yatak da ağlıyordu. E sınıfı ehliyeti olmadığından sürekli kamyonu devirirdi. Fakat bu durumun ‘kamyonla, şeytanla’ bir alakası yoktu.  Ne olduğunu sordum ve Süleyman fısıltıyla anlatmaya başladı.
 

Rüyasında iki üç adam döner bıçakları ile ona saldırmıştı. Bundan neden bu kadar etkilendiğini sordum. Sabah uyandığında göğsünde yara izleri olduğunu söyledi. Rüyanın etkisinden kurtulamamış yavrucak derken göğsündeki yaraları gösterdi. Aman tanrım, ciddi ciddi Süleyman yaralanmıştı. Göğsünde kırmızı kırmızı çizikler vardı.Yoksa Süleyman erecek miydi? ‘Ak Bıyıklı Dede’  olarak rüyalarda mı dolaşıyordu acaba? Süleyman artık bir efsane olmuştu. Hemen bu durumdan faydalanmalıydım...Ben sınav dönemi Süleyman’a yazdırdığım muska şeklinde ki kopyalar sayesinde köşeyi dönme hayalleri kurarken, gerçek ortaya çıktı. Meğer bizim Süleyman yorgan toplanmasın diye uçlarına çengel iğne takmış.O da gece açılmış ve  Süleyman kıçını pirelere döndükçe, iğneye takılmış...Sahte hoca numarası da Süleyman'ın ayağını yorganına göre uzatmaması sonucu suya düştü...
 

 

               

 


Bir gün Süleyman hastalandı. Kuru bir öksürük hasıl oldu narin bedeninde. Öksürdükçe ‘hala balta girmemiş olan bıyıkları’ titreşiyordu. '‘Valla Süleyman böyle giderse, sen 40 gün yaşamazsın’'

dedim.Süleyman aniden döndü ve ‘'Yemin etme gerçek olur’' diyerek ucuz bir oltaya çaresizce dolanmıştı. Bundan sonra yapılması gereken;  Süleyman’ı kırk gün sonra öleceğine inandırmaktı. Üstelik bu anı yıllarca beklemiş olan gözü dönmüş, kana susamış avcılar, sağdan soldan oltalarını sallamaya başlamıştı

‘yok yok fazla yaşamaz’
‘abi surata baksana sapsarı’
‘Süleyman doktora gittin mi’
‘abi doktorlar nerden anlasın, baksana ince hastalık’
‘en iyisi hocaya gidip okutmak’
 

Peş peşe gelen taarruzlar Süleyman’ı iyice şüphelendirmişti.Birden kafası sıraya düştü ve ‘Hocam ben çok kötü oldum’ diye bağırdı.‘Kötü olacaksan gelmeyeceksin evladım’ diyerek hoca da bu saçmalığa doğaçlama olarak eşlik ediyordu.Süleyman böyle kötü olabileceğini nasıl tahmin edebilirdi ki?
Oybirliği ile Süleyman’ın en fazla 40 gün yaşayacağını karar verdik ve heyet raporu onayladı. Süleyman için artık sayılı günler başlamıştı.
 

Ertesi gün Süleyman hayatında ki son 39 güne uyanmıştı. Unutmasına gönlümüz el vermediğinden, sürekli bunu ona hatırlatıyorduk. Hatta 35 gün sürprizimizi çok beğenmişti. Tarih kitabının içine ‘Son 35’ yazdığımızda sevinçten ağlamıştı. Çünkü sınıf arkadaşları onu ‘kırk gün kırk gece’ yolculuğa hazırlıyordu.

 


                          

 

20. gün süprizi, beden dersinde kendisini fazla yormasın diye sınıf da nöbetçi bırakarak gerçekleşti. Ama kalbimiz sürekli onunla çarpıyor, bu acı gerçekten, onun yanında bahsederek, onu sürekli ölüme hazırlıyorduk.


10 gün kaldığında, yurdun camında bir çarşaf asılıydı. Üzerinde ‘Güle Güle Süleyman Seni Unutmayacağız... Son 10’ yazıyordu....Son 3 gün kala Süleyman okula gelmedi...
 

40. günün sabahı, okulda Süleyman için tören beklerken, birden kapıda belirdi. Yine kafası 25 derece kuzey batı yönünde eğik, pantolon boyu dizin 4 parmak altında okulun bahçesinden içeri girdi. ‘Ölmedim’ diye bağırdı. ‘Gelirsem ben öldürecem seni 652 Süleyman sırana geç !’ diyerek karşılık verdi müdür muavini.
 

Süleyman ölmemişti fakat bugün 7 yıllık bir ilişkisinden ayrılarak gelmişti okula. Bıyıkları artık yoktu. Levent Kırca’yı bıyıksız düşünmek ne kadar imkansızsa, Süleyman için de o geçerliydi. Hayal etmesi zor, görüntüsü şaşkınlık vericiydi. ‘Süleyman bıyıklar’ dedim.  Burun kıllarını keserken makası kaçırdığını söyledi. Onun için ne kadar acı olduğunu anlamak zor değildi. Ama benimde durumum çok iç açıcı sayılmazdı.Çünkü babamı bile bıyıksız görmüştüm, ama Süleyman’ı hiç. Elveda Süleyman’ın bıyıkları, yani ‘çocukluğum’ diye geçirdim içimden.
 

Müdür muavini ‘Dikkat’ dedi, ve Süleyman ilk defa İstiklal Marşı’nı bıyıksız okudu...