Mozart Kurtlar Sofrası'nda..
08.01.2015 03:12

 

Burcu B. Bilgin

 

Saat 02.08.. Şu saatte bunu yazmaya başlamak ne kadar akıl karı bilmiyorum ama ruhunda delilikle müzik yapanların dünyası da ancak bu saatte yazılır dedim. Sizlere yeni bir diziden söz edeceğim.. Hayatımın neredeyse yarısını tutan kültür sanat yazarlığım sayesinde tanık olduklarımla beraber bu diziyi anlatacağım.. Dizimizin adı Mozart in the Jungle... Amerikalılar, Jungle diye,  ''karmaşık, sorunlu, kaotik, herkesin birbirinin gözünü oyduğu'' ortamlara diyorlar. Bizim İstanbul gibi mesela.. ''Kurtlar sofrası'' yani.. Onun için ben de Mozart Kurtlar Sofrasında dedim. Başlıyoruz..

 

Bir kere bu dizinin en büyük özelliği, şu çok özlemini çektiğimiz, ama bir türlü yapamadığımız şey..  Her bölümü sadece 30 dakika.. Yani ''ha'' demeye kalmıyor bitiyor ve tadını damağında bırakıyor. Amazon Stüdyoları yapımı olan Mozart in the Jungle, meşhuur Coppola ailesinden Roman Coppola, Jason Schwartzman ve Alex Timbers işbirliğiyle senaryolaştırılmış. Paul Weitz'in yönettiği dizi film, ünlü obua sanatçısı Blair Tindall'ın 2005 tarihli biyografisinden ekrana uyarlanıyor. Orijinal adı ise Mozart in the Jungle: Sex, Drugs and Classical Music.. Yani anlayacağınız gibi, seks, uyuşturucu ve klasik müziğin içiçe geçişi de öyküde yer tutuyor. Onu anlatacağız..

 

Efsane şeflerden Gustavo Dudamel'den esinlenilen ''Rodrigo'' karakterinin New York Senfoni Orkestrası'na bizde ''Genel Müzik Direktörü'' titriyle getirilmesinin ve ardından ''bu kaotik kurtlar sofrasında'' tam şenliğin başlamasının anlatıldığı dizi, müzik ve sahne sanatlarının perde arkasını işliyor. Komediyi ''gizli bir dramla'' zekice harmanlayan dizinin baş rolünde ise Latin Sineması'nın yüz akı, büyük sevgilimiz Gael Garcia Bernal va. Pedro Almodovar, Alfonso Cuaron gibi yönetmenlerin gözdesi olan yetenekli aktör, çılgın ve dahi orkestra şefi Rodrigo'yu canlandırıyor.

 

 

                                 

 

 

-Orkestra çukuruna gelsin yemekler..

 

Dizi, klasik müzik alemine öyle bir dalış dalıyor ki izlerken ''dünyanın her yerinde bu işler böyle miymiş'' dedim birçok defalar... Bir eserin çıkış serüveninde orkestra üyeleri arasındaki çatışmalar, aynı enstrümanı çalanların rekabeti, genç ve yetenekli bir müzisyen orkestraya geldiğinde başına gelenler, orkestra şefinin arkasından konuşmalar, sanat yaparken yaşanan maddi zorluklar, entrikalar, hummalı çalışmanın ardından ''büyük geceyi'' atlatınca her şeyin unutulması, tebriklerin, bravoların havada uçuşması.. 

 

Orkestra sanatçısı bir arkadaşım anlatmıştı tarihin birinde inanamamıştım. ''Bir arkadaş orkestra çukuruna bir gün kebapçıdan yemek söylemişti, kebapçı çırağı gelince şok olduk'' demişti. Dizide de aynı sahne bir müzikal seslendirilirken birebir yaşanıyor. Solist sahne üzerinde arya seslendirirken, orkestra çukuruna gelen yemekleri orkestra üyeleri afiyetle yiyor. 

 

Dansçıların dramatik yaşamları da işlenen bir başka konu.. Her gün bir başka yerinin sakatlanması uğruna dansçı olmaktan vazgeçmeyen yakışıklı dansçı/garson Alex'in, ''Artık ben ne yapacağımı biliyorum. Hepimiz 5 yaşındaki hayalimizin peşinden gidemiyoruz. Ben aktör veya model  olmak istiyorum. Ama asla bir dansçı değil'' dediği sahnede içim titredi. Dans etmeyi sürdürmek için garsonluk yapmaya razı, The Juillard School'un en yetenekli dansçısının iki göz odada yoksullukla ve sıkıntılarla iç içe yaşantısı da dizide işleniyor. Dans etmek için her gün başka bir yerini sakatlayan, bale pabuçlarının içinde ayakları parçalanmış, pointini çıkardığı bileğinde, parmaklarında yaralar ve akan kanları gördüğüm arkadaşlarımı bir kez daha hatırladım diziyi izlerken..

 

Saffron Burrows'un olanca çekiciliğiyle canlandırdığı çellist Cynthia karakterinin bileğindeki sakatlık nedeniyle müptelalık derecesinde ağrı kesici alması, onu da kardeşi hastanede çalışan orkestra üyelerinden illegal olarak temin etmesi, bileğine kortizon iğneleri yapıp acıdan ağlaması yine dizinin vurucu bölümleri.. Cynthia'nın tutkuyla bağlı olduğu evli orkestra şefi Thomas rolünde Malcolm McDowell harikalar yaratıyor. İkilinin Thomas'ın eşine rağmen bitmeyen aşkları, dizinin ateşleyicilerinden..

 

 

                              

 

 

-Mozart'ın hastalıklı aşkı

 

Bir başka evlilik mağduru ise Rodrigo'nun ta kendisi. ''Mozart'' metaforuyla sık sık meşhur Amadeus filmine selam çakılan dizi, bizlere çılgın bir çocuk olup genç yaşta öldüğü anlatılan Mozart'ı ''Rodrigo'' kimliğiyle bir kez daha sunuyor. Kütüphanede Mozart'ın ta kendisiyle sohbetler eden, makam otomobili olan limuzini reddedip bisikletle orkestra binasına gelen, aklına estikçe uzaklarda olan ''deli ve dahi'' eşi, aktivist kemancı Ana Maria'yı arayan, tuhaf karışımlı kahveler içen, saçlarını kesip ensesinden tuhaf tutamlar bırakan maestro Rodrigo rolünde Bernal fırtına gibi esiyor. Böylece televizyon tarihinin en ilginç karakterlerinden birine de tanıklık ediyoruz. Rodrigo ile eski maestro Thomas arasında komik ve fırtınalı rekabet ise dizinin evlere şenlik tuzu biberi.. 

 

İkinci kahramanımız Hailey (Lola Kirke) ise Rodrigo tarafından önce orkestraya alınan, sonra heyecanlanıp bir çuval inciri yok eden, sonra maestro tarafından asistanı yapılarak orkestra görevlendirilen genç obua sanatçısı. Maestro ile aralarında tanımlanamaz ve kopmaz bir bağ kurulduğu için izleyicinin, ''umarım aşık olurlar, eee ama hadii'' diye izlediği güzel Hailey, Rodrigo'nun Meksika aksanıyla ismini telaffuzuyla da zihne kazınıyor.

 

Klasik müzik sevenlerin aşık olacağı, Mozart in the Jungle, mutlaka izlenmesi gereken bir dizi.. Kurtlar Sofrası'na düşen, duraklama dönemine girmiş bir orkestrayı eski parlak günlerine döndürmeye çalışan Rodrigo ve orkestra üyelerini anlatan nitelikli dizi için bir Ekşi Sözlük Yazarı, ''Klasik müzik sevmezdim, dinlemeye başladım'' diye yazmış, fazlasını benim yazmama gerek bırakmadan... Her dizinin arkasından esip gürleyen sözlük yazarlarının, Mozart in the Jungle'ı yere göğe sığdıramadığını da aktarayım sizlere..

 

-Türkiye pasaportu vurgusu

 

Dizinin bir bölümünde yine ülkemize dolaylı gönderme yapılan bir bölüm de var. Marlon Souleman adlı Arap olduğunu düşündüğüm, sayısız kimliğe sahip dolandırıcının pasaportu ekrana geldiğinde üzerinde ''İstanbul Pasaport Ajansı'' ibaresi görülüyor. Ayrıca pasaportta, ''İstanbul Türkiye Cumhuriyeti'' yazısıyla sanki Türkiye'nin başkentinin İstanbul olduğu yönünde bir izlenim de yaratılıyor.

 

Bir türlü doğru yapılamayan tanıtımlarımız, silinemeyen Arap imajı, son yıllarda Araplarla iyice içiçe geçmişliklerimiz, Doğu'ya kayan çizgimizle daha çok dizide böyle ekrana geliriz diye düşünmeden edemedim. Eskiden çok kızardım, kızamadım da.. Bu da gözüme takılan böyle bir ayrıntı işte.. 

 

İşin özetine gelecek olursak da.. Dizinin en temel yola çıkış noktası, klasik müziğin hiç eskimeyeceği, dünyanın her yerinde müzik yapmak için yaşanan sorunlar olsa da müziğin ölümsüzlüğü... Orkestra şeflerinden imza almak için birbirini ezen müzik severler artık farklı bir dönüşüme giren ülkemiz için bir hayal aslında.. Gürer Aykal ve Hikmet Şimşek'ten bu yana hiçbir orkestra şefini, klasik müziğe ilgi duyanlar hariç bilmezken bu hayali ekranda da olsa seyretmek güzel.. En güzel mesajı ise zaten dizinin kendisi veriyor.. Her şey biter, geriye müzik kalır...